Category Archives: gezme – tozma

oy montenegro

ne uzun ara verdim. çok gezdim bu aralar, sıcağı sıcağına yazayım istiyordum. olmadı.

sıkıştırılmış program en iyisi. montenegrodaydım. bildiğiniz karadağ. istanbuldan direkt uçuş olmasına rağmen belgrad üzerinden podgorica’ya uçmak zorunda kaldık. bilet fiyatı daha manalı, bizi davet eden gruba yük olmasın diye böyle bir yolu seçtik. iyi mi ettik kötü mü emin değilim. küçücük belgrad havaalanı bunalttı ki bunalttı.

montenegro bir acayip ülke, milletin kaçmaya çalıştığı euro’ya gönüllü geçmişler. herbişeyler ucuz. su, sigara, yemek, şehiriçi ulaşım.  AB’ye girmeye yeminliler, hazırlar mı emin değilim. ne AB’ymiş bir giren bi girmeyen pişman…

başkent podgorica’da kaldık ama deniz kıyısındaki kotor’da bir öğleden sonra geçirdik ve adriyatikte denize girdik. türkbükü yazımda erken konuşmuşum deniz mevsimi kapandı diye, adriyatikte yüzerek kapatmak varmış sezonu. bu da oldu. kotor’da şimdiye gördüğüm en büyük kale var, daha büyükleri de vardır eminim ama bu çok acayipti, bir koca dağın üstünde, bir koca kale. insanlar insanlardan korunmak için ne acayip yapılar inşa etmişler.

cetinje aslında 100 yıldır başkent olan küçük bir şehirmiş, görevi podgorica’ya devretmiş. bir büyük manastır var. heybetli bir manastır. bir de eski elçilik binaları var. bizimki drama okulu olmuş iyi mi?

bu şehirler arasında çalışan otobüsler de görmeye değer, zamanda yolculuk için birebir. tee gittim çocukluğuma.

tarih ve doğasına ilişkin anlatacak ne çok şey kurmuştum kafamda. ama yazasım yok. belki başka yazılarda tekrar dönerim buralara…ama şunu diyeyim, nefis dağlar, bağlar ve deniz kıyıları var…

yeme-içme konusunda da bişeyler söyleyip kapatayım mevzuuyu, çok özel bir yemek durumu yok montenegronun, biraz italyan mutfağı gibi ama tam da değil. yağlı ve karbonhidratlı besleniyorlar. kızların bel bölgesindeki yağlanmadan muzdarip olup olmadıklarını ise bilemiyorum. ama o efsanevi “ahh karadağlı kızlar” durumuna şahit olamadım. erkekler yakışıklı aslında ama o ne rüküşlüktür allahım. işte bu konuda da zaman tüneli devreye giriyor. ben diyeyim 80’ler siz deyin 90’lar. bir acayip giyinmeler kuşanmalar. daracık şortlar, v yaka tişortlar, boyunlarda kolyeler, ayakta plastik tek kalın bantlı terlikler. hiç olmuyor hiçç.

biraları güzel şarapları daha güzel. baconları da gayet güzel. budur montenegro seferi izlenimlerim.

konuyla alakasız bir tarif geliyor bugün.

humus

  • 4 su bardağı haşlanmış nohut
  • 6yemek kaşığı zeytinyağı
  • 1 yemek kaşığı tahin
  • 3 diş sarımsak
  • limon
  • 1 tatlı kaşığı kimyon
  • 1 tatlı kaşığı kişniş
  • tuz, az karabiber
  • gerekirse az su
tarif:
bir gece önceden ıslatılan nohutlar haşlanır. blender’a nohutlar, ezilmiş sarımsak, yağ, limon ve tahin konur, nohutlar pürüzsüz olana dek karıştırılır. kıvamı çok koyu olursa az su eklenebilir. tüm baharatlar eklenir ve bir kere daha karıştırılır. üzerine pastırma, kavrulmuş dolmalık fıstık filan da konabilir. mısır cipsiyle de iyi gidiyor…
afiyet olsun.

sizin türkbükü’nüz hangisi?

4 günlüğüne bodrum-türkbükündeydim. arkadaşım Y. bugünlerde oralarda. hem onu özledim, hem de son deniz banyomu yapayım istedim.  Türkbükü eylül ayında şahane.  sakin ve az gürültülü. temmuz ve ağustos ayında işler çığrından çıkıyor bence. balkonda otururken sahildeki -gündüz iskele gece bar olan- mekanlardan gelen müzik diyemeyeceğim “gürültü” bardakları rezonansa getiriyormuş iyi mi? yok bence en güzeli eylül.

esnaf temmuz ağustos ayına bayılıyor tabii. bi şişe su 6 lira olursa, bi lahmacun 30 liraya satılırsa ben de esnaf olsam hep temmuz hep ağustos olsun isterim. var yani o paraları verenler. tuhaf.

bodrumun eskisi olsam, muhtemelen içim cız edecekti türkbükünün haline ama turist olunca insan daha az vahlanıyor. evin içinde patlayan saçma müzik, eğlence hayatı diye “kelebek”de, “magazin her daimler”de pompalanan tuhaf arbade, eylül ayında yerini sakinliğe bırakmış. bu hali iyi.

sabahları erkenden denize girince, bi ton deniz yıldızı görülebiliyor. kışın denizi özledikçe hatırlamak için yüzdüm, yüzdüm. ama denizde dikkat edilmesi gereken dubalar var. tekneler vs. girmesin diye genişce bir alan iplerle birbirine bağlı dubalarla çevrilmiş. yüzdüm ve sol kolumla dubaya sarılıp soluklanayım dedim. dönüşte göğsümde ve kolaltımda tuhaf bir acı ve yanma hissettim. allah dedim denizanası. acı aynı acı. ama hiç denizanası yok denizde. meğer bu dubalara yapışan ve orada büyüyen acayip bir yosun varmış ve de zehirliymiş. nasıl süslü, uzun dalları, dalların ucunda da kırmızı saçakları var. doğada kırmızı görünce kaç derler ya, ıslah edilmemiş, evcilleştirilmemiş kırmızılardan uzak durmak lazım herhal. bütün gün ve gece yosunun değdiği yerler 40º derece civarında yanıpduru, yanıpduru…o derece…

öğleden sonra dükkanı açan dondurmacının incirli, şeftalili, yabanmersinli, bodrum satsumalı dondurmaları nefis.

bu kaçamak elimdeki kitaba yaradı.  sezgin kaymaz’ın iletişim yayınlarından çıkan romanı “lucky”i  bitirdim.  ah lucky ahhh.  sesli sesli güldüm, gözlerim dolu dolu okudum. güzel roman.

yaz tamamdır benim için, denizle vedalaştım, hazırım sonbahara. az depresyonlu bir güz olmasını diler gözlerinizden öperim.

totihanım.

tarifsiz kalmasın yazı. son bamyaları yedik yedik, yoksa seneye kadar bekleyeceğiz. fotoğraftaki bamyayı ben yapmadım. yapacak olsam bol soğan, bol domates, biraz limon, biraz haşlanmış nohutla hiç su koymadan kısık ateşte pişirirdim. en sevdiğim sebzelerdendir kendisi.

 

seferiliğin de bir sonu olmalı…

wakefield göl kenarında bir kasaba. ottawa’ya yarım saat mesafede. sayfiyesi denebilir.

black sheep ünlü bir pub. ünü pub’ın içinde verilen konserlerden geliyor. biz bir öğleden sonra gittiğimiz için verandasında bira içmekle yetindik.

göle girenler vardı ama su yılanı konusu çok düşündürdü beni. sincap, kokarca, rakun iyi de bence en güzel yılanlar national geographic kanalı belgesellerinde oynayanlar…fazla samimiyete gerek yok.

“caravaggio” sergisini duyunca nasıl sevindim ama fiyaskoydu denebilir. gerçi haksızlık etmemeli. BBC’nin hazırlamış olduğu çok güzel bir belgesel vardı sergi kapsamında. yaklaşık 40-50 dakikalık bir canlandırma film. caravaggio’nun ne menem bir deli olduğunu gayet güzel anlatıyordu. ancak sergiye getirilen resimler genellikle caravaggio’nun takipçilerinin eserleriydi. oysa ben “medusa” hayaliyle gitmiştim sergiye. olsun varsın. sanat aşkıyla yanıyormuşum havası vermeye çalışıyorum ama o gün ottawa’da hissedilen sıcaklığın 47º derece olduğunu eklemek de boynumun borcu. müzelerin klimalarının maşallahı var. eksik ama şahane bir müze ziyaretiydi.

bir fotoğraf koysam çok iyi olacaktı ama baktım da doğru düzgün birşey çekememişim. “medusa”yı akıllara düşürmekle yetineyim.

“civilization museum” da dolanmak üzücü geldi bana. kıtanın yerli halkının şu anda nerede olduklarının cevabını/hesabını vermeden yaşamak ne acı…bu totem replika değil, kızılderili köyünden getirilmiş.

kısa bir yazı olsun, sincap fotoğrafı ile bitireyim. seferi olma mazaretini kullanarak bu seferlik bi tarif eklemeyeyim yazıya.

avarelik güzel şey…yabanmersinli kek

ah bu ayaklarımın hali…hangi ayakkabıyı, terliği giysem benim ayaklar mızıkçılık yapacak bişey buluyorlar. ya su topluyor, ya başparmak kemiği ve çevresi acıdan öldürüyor. “hallux valgus” tabir edilen nane babaannemden miras. ayakla ilgili silikon zamazingoların hepsinden var. çantamda onlarla geziyorum. ihtiyaca göre ya parmak arası ya tabana ya da ayakkabının arkasına koymak suretiyle durumu kurtarmaya çalışıyorum.

turist kadrosunda olduğum zamanlarda benim ayaklar iyice alıp başını gidiyor. bakıyorum diğer insanlara ayaklarında bi parmak arası terlik fıldır fıldır geziyorlar, yüksek topuklularla gezenleri hiç söylemiyorum bile… ben bir gün hava çok sıcak diye terlikle gezeyim dedim ayak tabanımdaki su toplamış yerin ceremesini günlerce çektim.

sırf bu sebebten alıyorum her gördüğüm ayakkabıyı -ya tutarsa diye:)) ayakkabı çılgınlığım bu yüzden yani.

bütün bunlar gezmeme engel mi? değil…buyurunuz şehirden haller…

“the national gallery of canada” önündeki dev örümcek heykeli. bu arada gerçekten her yer örümcek dolu. fobisi olana zor memleket ottawa. bu aralar “carravaggio” sergisi varmış. önümüzdeki günlerde ziyaret edeceğim.

çok acayip bir fırtına oldu burada. blues festivali için yapılan sahne uçtu, ağaçlar devrildi. şu anda hissedilen sıcaklık 40 dereceye yakın ama her an bir fırtına kopabilir, havası bir tuhaf.  

türkiye’ye gelen yabancılar neden sokakta kedi köpek görünce şaşırıyorlar anlamıyorum. e burada da envai çeşit hayvan yaşıyor sokaklarda…

günün tarifi: hazır taze yabanmersini bulmuşken meyvalı kek…

yabanmersinli kek

malzemeler: (bu keki yaparken kullandığım bardak çay fincanıydı yaklaşık 6 yemek kaşığı un aldı.)

  • 1 yumurta
  • ½ çay fincanı sıvıyağ
  • 1 çay fincanı şeker
  • 1 buçuk çay fincanı süt
  • 2 buçuk çay fincanı un
  • kabartma tozu
  • 1 buçuk çay fincanı taze yaban mersini

tarif:

şeker ve yumurtayı krema gibi olana kadar çırpın. sütü, yağı ekleyin. kabartma tozu ve unu eleyin. yabanmersinlerini ekleyip tüm malzemeyi karıştırın. yağladığınız kalıba dökün ve önceden ısıtılmış fırında 190º derecede 50-55 dakika pişirin. bu ölçülere göre az şekerli bir kek oluyor, daha şekerli istenirse şeker miktarı yarım çay fincanı artırılabilir. 

afiyet olsun.

kısa günün kârı: bay kunduz…bir de fıstık ezmeli kurabiye

G. beni otobüs terminalinden aldı arabanın penceresini açınca tuhaf bir koku geldi. şehrin yeşillik alanları kokarca kokuyor iyi mi…istanbul’un kedileri gibi buranın da kokarcaları pıst pıst koku salıp geziniyorlarmış ortalıkta. rakunlar çete halinde geziyorlamış ve görünce kaç diyorlar, pek insan canlısı değillermiş.

bu kokarca dışında şehrin değişik bir kokusu var. aslında bana kalırsa her şehrin kokusu var. ottawa biraz isli biraz baharatlı gibi, ama dünyanın doğusunda baharat kokusu gibi değil bu daha değişik. belki de akçaağaç yüzündendir. insanın üstüne başına saçına sinen isli bir koku. ilginç.

henüz rakun kokarca filan görmedim ama kısa günün kârı:

bay kunduzu takdimimdir.

 geniş bir yeşil alanda toplu halde yoga yapan bir insan kalabalığı vardı. hemen yanlarındaki çalılıkların arasında da bu kunduz eşelenip duruyordu, sanıyorum yonca seviyordu.

şehrin “downtown” denilen bölgesinde “byward” isimli bir pazar yeri var. burada yaşayanlar kısaca “market” diyorlar. sebze, meyve, et, peynir ne ararsanız var. kafeler, publar, lokantalar. tam benlik. sanırım bundan sonraki günlerimin büyük kısmı o bölgede geçecek.

berry familyası burada çok revaçta. her türlüsü var. aşağıda eve gelen her yeni şeyi delice merak eden “pepper”  var ama o benim için “kedi”, kedilere isim verilemezmiş gibi geliyor. onlar hep kedidirler. en çok mestan, tekir ya da sarman olabilirler sanki. kedilerde eğreti duruyor isim.

“very berry kedi”

şehrin ortasından nehir geçiyor. bir de kanal var. bu kanal geçişini tekne asansörü diyebileceğim bir sistemle halletmişler. insanoğlu ne acayip çözümler üretiyor.

bu bir tür kapı, kapalıyken  içeriye su basılıyor, su seviyesi yükseliyor ve kapıyı açıyorlar, tekneler bir üst kata çıkmış oluyor, orada bekleyip bir sonrakı seviyeye geçiyorlar. zahmetli ve zaman alan bir iş. ama işte insanoğlunun durduğu yerde duramaması sonucu üretilmiş bi çözüm.

şansıma tam ben oradayken üç tane tekne kanaldan geçiyordu. sistemi seyredip “cık, cık” diyerek fotoğraflar çektim.

bu akşam gidilecek piknik için yaptığım kurabiye…

yerfıstığı ezmeli kurabiye

malzemeler:

  • 1 yumurta
  • 1 su bardağından biraz az şeker
  • 2 yemek kaşığı tereyağ
  • 3-4 yemek kaşığı yerfıstığı ezmesi
  • 2 su bardağı un
  • kabartma tozu

tarif:

yumurta ve şekeri çırpın, tereyağını eritin ve çırpmaya devam ederek azar azar yumurtalı şekerli karışıma ekleyin. fıstık ezmesini ekleyip iyice çırpın. un ve kabartma tozunu ekleyin, karıştırın. hamuru buzdolabında 10-15 dakika dinlendirin. hamuru rulo haline getirin ve dilimleyin. yağlı kağıt serilmiş tepsiye dizin, bir çatalla üzerlerine hafifçe bastırın. 180º derecede 15 dakika pişirin.

afiyet olsun.

sarımsağın ettikleri…

OTTAWA GÜNCESİ: I

arkadaşım G.’nin ottawa’daki evindeyim. arkadaşım demek durumu hafife almak olur, handiyse kızkardeşim.  

öyle acayip bir yolculuktu ki tarihime not düşmezsem olmaz. air transat’ın istanbul-montreal direkt uçağı ile 10 buçuk saatte vardım kandaya. ben sandım ki ülkeye giriş bizim evropa ellerinde olduğu gibi olacak. göstereceğim irish pasaportumu hoop içerdeyim. gelmeden elçilikten sordum soruşturdum vize derdi yok. gerçekten vize derdi yok ama “immigration office” detayını atlamışım. daha uçaktan iner inmez kapıdaki polis memurlarından bir tanesi (allah sahibine bağışlasın diyeyim durum anlaşılsın:) beni çevirdi, nasıl da kibar nasıl da güler yüzlü, hoşgeldiniz nasılsınız diyerek pasaportumu aldı ve benimle birlikte yürümeye başladı, bu arada sorular soruyor, ilk defa mı geliyorsunuz, ne için geliyorsunuz filan, e güzel güzel anlatıyorum ben de. siz buyrun kapıdan geçin pasaportunuz bizde dedi. e nasıl yani? elimde saçma bi kuponla kalakaldım, bu arada fransızca bilip bilmediğimi de sormuştu bilmiyorum deyince, elindeki telsizle fransızca birileri ile konuşmaya başladı. neyse ben pasaport kontrolu kuyruğuna girdim elimdeki saçma kupon ile. sıra bana gelince verdim kağıt parçasını, bir başka kimliğim var mı diye sordu, T.C kimliğimi verdim artık ne anladıysa ondan baktı etti ve göçmen bürosuna gönderdi. e güzel oraya da gittim. bir sıra ki evlerden uzak. bu arada gözüm saatte, montreal’den ottawa’ya giden otobüsü kaçırmak istemiyorum. ben ve diğer ahali (ahali için rahatlıkla beş benzemez denebilir, her milletten insan vardı) bekleşiyoruz. bir hanım teyze polis memuru düştü şansıma, o da sordu sordu, bu irlanda meselesi nedir, neden istanbul’dan geliyorsun, nerede kalıcan, ilk defa mı geliyorsun. nedense bu ilk defaya çok takmışlar kafayı. en sonunda dönüş biletimi gösterdim. tamam buyrun valizinizi alın, girebilirsiniz dedi. ohh dedim koşarak valizi filan aldım artık çıkıcam, gümrük deklarasyon kağıtlarını toplayan polisin yanından geçerken, siz şöyle bi sağa geçin lütfen demez mi? e hani giriyordum; daha çile bitmemiş meğer hatta yeni başlıyormuş o sırada bilmiyorum tabii…

elimde valiz bi bölüme daha girdim. bu sefer genç bi polis kız taktı edivenleri çıkarın valizi masaya, e hadi çıkardık; açın lütfen, e hadi açtık; içinde elini kesecek ya da eline batacak bişey var mıymış. e ne bileyim ben senin maharetini, bi topuklu ayakkabım var kutu içinde. uğraşırsan kendini yaralayabilirsin elbet. yok dedim yok, gayet sakin bi bavul. açtık neyse, başladı herşeyi tek tek çıkarmaya, bu ne, kese-bunu türkçe söyledim-, yani o ne , yani “peeling” şeysi, peki bu ne, ayak için silikon koruyucu, tabanlık ıvır zıvır…bütüüün valiz döküldü mü ortalık yere. en sonunda cüzdanınızı ve pasaportunuzu alacağım, elimde gördüğünüz şu bez ile sileceğim ve küçük bir test yapacağım. e yap hadi ne diyeyim ki….gitti içeri, gelmez allah gelmez. sonunda yanıma vardığında demez mi cüzdanınızda bir acayip madde bulduk. ben artık kendimi tutamayıp -hem de türkçe “neeayyy” diye bağırmışım. sonra edeplice “what” dedim ama elim ayağım tirtemeye başladı. bu sefer ben başladım siz ne dediğinizin farkında mısınız, hemen arkadaşıma telefon etmek istiyorum (bunlar hep filmlerin bize ettikleri) bu nasıl saçmalık diye bağırıyorum ama kız aladağdan serin. şimdi telefon edemezsiniz, boş bavulu bi cihazdan daha geçirelim filan diyor. valiz bi daha geçti bi yerlerden. sonra bu saçma konuşmalar sanki başka bir insanla olmuş gibi bana buyrun toplayın valizinizi, çıkış sol taraftan, iyi tatiller demez mi? haydaaaa bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedim ama artık onu da ingilizceye çevirmeye çalışmadım tabii.

bu hikayeyi kısa yollu Ş.’ye anlatınca “e bunlar senin sarımsak başını ne sandılar acaba?” demez mi!!!!

annemin halası bir baş sarımsağın tepesini kesmiş kurutmuş, hepimize dağıttı, cüzdanlarınıza koyun bereket getirir diye. aklıma bile gelmedi; elin kanadalısı ne anlasın o kurumuş sarımsaktan. uğraştırdılar bi ton…

2 buçuk saat süren bu mücadelenin sonunda koşarak çıktığım montreal havaalanından ottawa’ya giden otobüse son yolcu olarak bindim.

e çok uzattım lafı, arkası yarın:))

 

ortaya karışık

telaşlı günler yaşıyorum. hepsini birden anlatasım var da yazarken bölük pörçük olacak birbirine nasıl bağlayacağım bilmiyorum. şöyle ki; kınalıada’daki “Marla” pastanesinden bahsetsem, bahçedeki cevizleri es geçmek istemiyorum, e bi de bahçeden toplanan pazılar, çekilmiş çiçek fotoğrafları var. e sonra canım G. yi ziyaret edeceğim -yıllardır bi türlü gidemediğim eşin dostun arasında madara olduğum bi konudur bu ziyaret, bir sonraki yazım muhtemelen “toti hanım @ ottawa” başlığı taşıyacak. –

kendime not: bi sonraki yazıda bilet alma serüvenini yazmayı unutma!

e bu beş benzemez konu birbirine bağlanır mı? bağlanmaz; ama anlatasım var.

geçen haftasonu Kınalıada’ya gittik; içtiğimiz bizim olsun yediklerimizden bi tanesini -ah fotoğrafı olsa keşke- bahsedeyim. iskeleye yakın “Marla” pastanesinde bi çay molası verdik; fakat nedir oradaki o tatlılar, tuzlular. çılgına dönüyor insan. milföy pastası şahaneydi. milföy hamurları incecik (belli ki hazır milföy hamuru değil, onlar bi acayip kabarıyor çünkü) hafif tuzlu ve de içinde lezzetli bi krema. çok severim heryerde de yapamazlar. sevenlere tavsiye, kınalıya selam olsun.

hızımızı alamadık, haftasonu bir de sapancaya gittik. bahçedeki biberler iyi durumda, domatesler de palazlanmış. pazılar toplandı, karalahana çorbasından kopya çekilerek pazı çorbası yapıldı. (barbunya, buğday ekleyince güzel bi çorba oluyor)

cevizler büyümüş, sonbaharda cevizli tarifler denemeli. cevizin yeşil kabuğunun kokusu taaa 70’li yıllar pendik kokusu benim için. koku hafızam diğer hafızalarımdan çok daha güçlü. ses hafızası varsa mesela, bende o sıfır işte. insanların nasıl kahkaha attığını hatırlayamam, seslerini hiç canlandıramam hafızamda. ama kokuları hiç unutmuyorum. eğlenceli konu kokular benim için.

bir de şu lilium’un fotoğrafını eklemeden bitiremeyeceğim yazıyı. büyümüş, açmış, utanmamış bi de verandaya çıkan merdivenlere sarkmış. üstünden atlayıp giriyoruz verandaya. dursun bakalım orada.

bu karmaşık yazının üstüne verilecek tarif olsa olsa cacık olabilir. bunun tarifi olmaz ya benim cacık biraz farklı…

malzemeler;

  • süzme yoğurt
  • salatalık, taze fesleğen, taze nane,semizotu, dereotu, maydanoz
  • su
  • sarımsak
  • tuz, kuru nane
  • zeytinyağı

salatalıkların bi kısmını rendeleyin, bir kısmını küçük küçük doğrayın, taze otları ince doğrayın, tuz ve sarımsağı birlikte ezin, tüm malzemeyi soğuk su ile incelttiğiniz yoğurda ekleyin. tabii üzerine de zeytinyağı, hatta içine biraz da buz.

afiyet olsun.