Category Archives: heyhat hayat

çekmedik “kutsal”dan çektiğimiz kadar

bir blog açmaya karar verdiğimde niyetim sadece yeme-içme, bağ-bahçe, gezi-tozu işleri üzerine yazmaktı. işim gücüm ve diğer ilgi alanlarımı bu blogdan ayırmak kararındaydım.  işte tam da bu sebeble aylardır elimi süremiyorum bloga.

memleket gündemi tad vermiyor, huzur hiç vermiyor.

hem içerde hem dışarda süren savaşın tanığı olmak utanç verici.

kutsal sayılan herşey peşinden bu kadar acı getiriyorsa her türlü kutsaldan şüphe ediyorum.

benim bildiğim, bombadan, kurşundan, açlıktan gelen ölüm tevekkülle karşılanmaz.

en temel hakların “müzakere edilebileceği” kibri ile davranan insanların yol açtığı felaket orta yerde duruyor.

hepimize vicdan, akıl sağlığı ve ağız tadı diliyorum.

 

 

 

 

 

Advertisements

kipper…

kipper’ın döngüsü kış mevsimine ayarlıydı. aralık ayının son haftasında doğmuş.  12 sene önce bize geldiğinde şubat ayıydı. küçücük kahverengi bi yumak. evler, mekan duygusu gelişmemiş yavrulara zor zamanlar yaşatır. hemen ona özel bi bölüm ayarladık. su, minder ve bolca gazete kağıdı. ilk zamanlar çok sık beslendi, bebek ya henüz. uyku ve yemek sonrası gözümüz üstünde, gazete kağıtlarının üstüne yaptıkça çişini kakasını, aman bizde bi sevinme, bi övme, bi yere göğe koyamama…cin gibi kız, anladı tabii hemen yapılması gerekeni. sonra çişli gazete kağıtları terasa taşındı, yemek ve uyku sonrası kipper da terasa. ikinci aşamadan sonra dışarısı-içerisi fikrine nail oldu. bu sırada aşamalı olarak evi de keşfetti, en sevdiği yer tabii ki D’nin odası ve yatağı oldu. otorite ya da “sürüsünün” lideri kabul ettiği F. ile düzeyli bi ilişkileri vardı biraz da mesafeli. bu sayede yataktan kanepeden indirmek için “f. geliyor” tehdidi hep işe yaradı.

biz nerdeysek kipper da oradaydı. yaz – kış. hayvansever otellere müteşekkirim. ama en sevdiği tatiller tekneli, denizli olanlardı. taaa uzak zamanlardan bi yerlerden avlanmayı, gölden yakalayıp getirmeyi hatırlıyor olmalı…bayılırdı yüzmeye. neşeli, hareketli bi mizacı vardı. bizimle gelemediği yaz tatillerinde anneanneye gönderilen torun misali Akbük’de kalmışlığı da oldu.

gençlik zamanlarında eve gelen misafirlere de bayılırdı. bu sayede türlü isimleri oldu, mesela kanada eşrafından kardeşim G.’nin oğlu D. bir aile geleneği zanettiği isimlere eklenen -han ekini yakıştırdı. kipperhan diye bilinir okyanus ötesinde bizim kipper.ailenin yaşı ileri kısmı  “kipper’ın maceraları” kitabına yetişemediklerinden bi anlam da veremediler bu isme. dolayısıyla onlar için yerinde duramayan ingiliz cockerımız “kıpır” idi. ev ahalisi  olarak kıpırıngo, kıpırşko, kıproş gibi saçma adlarla hitap ettiğimiz de oldu.

alımlı çalımlı kipper oğlanlardan oğlan beğenmedi önceleri, sonra birine gönlü düştü. elbette 5 bebeğini bir kış vakti doğurdu. hem de o senenin en çok kar yağdığı akşamında yaptı bu işi. elimiz ayağımız birbirine dolandı. teyze kadrosundan Ş. ilk ebelik denemesini yapmış oldu. bizim kız, bebeklerin kordonunu kesmediği gibi etrafındaki havlulara filan gömmeye çalıştı yenidoğanları.  ben internetin başında, Ş. elinde makas bebeklerin göbek kordonlarını keserek sabahı sabah ettik. neyse ki kipper plesantaları yırttı da bebekleri alıp ilk nefeslerini almaları için yardım edebildik. bütün gece sürdü doğum işi. sabah ilk iş veterinere gittik hep beraber. kipper, bebeler ve sürünün diğer dişileri.

ya hazır değildi, ya doğum çok zordu, bilmiyorum ama annelik işini çok sevmediğini biliyorum. ilk üçgün kipper bebekleri ne görmek istedi ne de emzirmek. ağzına ağızlık takıp ayaklarını tutup emzirttik zorla. emene renkli bir kurdele takma işini akıl etmeseydik, en çok beslenen en son doğan cin parçası kız yavru olacaktı. bir de  bu kurdele işi ılık pamukla karınlarının ovulması ve bağırsaklarının çalıştırılması işinde yardımcı oldu bize. İ. ve D. bu işleri sabırla ve zevkle yaptılar.

beş yavruya 2 ayı aşkın bir süre bakınca hepsinin kişilik analizleri de yapıldı elbet. ilk doğan erkek en irileriydi ve nasıl uykucuydu anlatamam. ve de her zaman temizdi. kızlardan biri titiz çıktı, sürekli kendini ve uyuduğu için direnemeyen erkek kardeşini yaladı durdu. tertemizdiler. son doğan cin parçası dişi bizi en çok şaşırtan oldu. barikatları ilk o yıktı-aştı. daha o yaşında gazete kağıdına tuvalet yapmanın iyi bişey olduğunu idrak etti.diyorum ya cin gibiydi.diğer iki oğlan sürekli birbirleri ile itişti kakıştı güreşti.  kipper 3 gün sonra insafa geldi -belki ağrıları geçti- bebekleri ağız tasması olmadan emzirdi, yaladı, temizledi. bebeklerin hepsi iyi birer yuva buldular, bir süre haber aldık onlardan, umarım hala iyi ve mutludurlar.

kipper bebeklerden sonra ameliyat oldu. zaten pek de sevdiği bi hadise olmadı bu annelik işi, kısırlaştırdığımız için çok pişmanlık duymadım dürüst olmak gerekirse.

en büyük zaafı yemek yemekti. birinin ağzının kıpırdadığını görse koşar gider karşısına oturur “bi lokma da bana vermezsen çok vicdan azabı çekersin” ifadesiyle ve de inatla beklerdi. mutfakta bi saniye ayağımın altından çekilmediği için, bi benim mutfak önlüğü bi de kipper hep aynı lekelere sahiptiler. havuç ya da salatalık soymaya başladığım an yanımdaydı, kabuktan çıkan o ilk “hırş” sesini nerde olsa duyar gelirdi.

başına işler gelmedi mi bu yemek yüzünden… geldi tabii, pirzola kemiği üst arka çenesine enlemesine takıldı, hadii koş veterinere tabii yine bi kış vakti…

fasulyeyi arka bahçeden toplarken tabii ki yine ayağımın dibinde, sonra eve geliyoruz, yıkıyorum fasulyeleri, doğramaya başlıyorum, karşımda yalvaran gözlerle oturuyor, bana da ver diye, e be kipper arka bahçe dolu, gidip ordan yesen ya…yok işte bi tuhaf yeme zaafı heralde…

kedilerle hiç anlaşamadı. kirpileri çok tuhaf bulurdu, kuşlarla pek ilgilenmedi, ama denizdeki balıkları yakalayabileceği ümidini hiç kaybetmedi. tüm eş dost akrabayla arası iyiydi en çok da ona gizliden masanın altından yemek verenlerle…

geçen sonbahar meme kanserine yakalanınca kış mevsiminin gelmesinden çok korktum. bu kış son otuz yılın en sert kışı oldu. kar durmak bilmedi, ben daha çok korktum. çok soğuk oldu… ayrılmak çok zor oldu.

bir bardak soğuk su ve vişne reçeli

çok acayip zamanlar yaşıyoruz maaile. tekne battı, üstelik biz içindeyken. kalamış marinadan çıktık, öreke taşı tabir edilen sığlığı geçerken rüzgarın ve deniz üstü trafiğinin azizliğine uğrayıp teknenin salmasını marmaranın sularına bıraktık. sonrası ıslak, hengameli ve de şaşırtıcı bir deneyim oldu. şok durumu ben de samimiyet buhranı yaratıyormuş; o gün bunu gördüm kendimde. şu hayatta en korktuğum şeylerin sıralamasında üstlerde yer alan her bişeyi yaşar durumdayım. önce bi ükeye girerken polis tantanası, sonra da bu deniz kazası…tuhaf…ortalık sakinleşince oturup düşünmeyi planlıyorum nedir bu yaşananlar diye…henüz geceleri kabuslar gördüğüme göre pek sakin değil içim- dışım…beklemeli biraz… bu yazının yemek tarifi  de bir bardak soğuk su olabilirdi aslında. haa bu arada tekneyi en son ben terkettim:) yani az buçuk “kaptan toti hanım” oldum.

bu hengamede vişne mevsimini kaçırdım maalesef. halbuki bu sene vişne likörü yapma, kışın keklerde filan kullanabilmek için buzluğa vişne koyma hayallerim vardı, hepsi suya düştü. gerçi bu kazadan önce sapancadaki pazarda altın değerinde satıldığını görünce reçel yapma hevesimi ertelemiştim.

ama istanbul fırsatlar şehri; bizim eve yakın pazara uğradığımda daha manalı fiyatlandırılmış vişneleri bulunca vişne reçeli  yapayım hiç değilse dedim. D. ve ben 2 kilo vişnenin çekirdeklerini çıkardık. üzerimizde önlükler, omuzlarımızda mutfak havluları olduğu halde heryer vişnelerden sıçrayan damlalarla doldu. kipper bile nasibini aldı vişne suyundan, üstü başı benek benek geziyor evin içinde. herşeyi yemesi ile ünlü kipper vişneye yüz vermedi; şaşırdık, hastalandı mı acaba? zaten bu dolunayda bi acayip haller de takındı. bütün gece uyutmadı bizi. bir D’nin odası bir bizim oda çıtır çıtır gezindi durdu. bir de acayip nefes alıyordu, hani koşmuş koşmuş da susamış gibi. neo dr. google’a sordu; köpeklerin güneş çarpması halinde böyle taşikardili gibi nefes alıp verdikleri bilgisine ulaştık. e kipper bunu becermiş olamaz, bütün gün evin içindeydi. 

kipper

burgazada’da kalan kuzenim, aynı gece adadaki köpeklerin bütün gece uluduklarını söyledi. biraz tırstık elbette. hem dolunay hem merkür nedir bu çektiğimiz gökyüzünden… 

vişne reçeli

malzemeler;

  • 1 kg vişne
  • 4 bardak tozşeker
  • yarım limonun suyu
  • ½ bardak su (vişneler fazla sulanmadı, mecburen biraz su eklemek zorunda kaldım)

çekirdekleri çıkarılmış vişneleri bir kat şeker bir kat vişne olacak şekilde tencereye koyun. bir gece bekletin. hava sıcak olduğu için ben buzdolabında beklettim. ertesi gün tencereyi ateşe koyun ve nevaleyi kaynatın (yaklaşık 15-20 dakika) ara ara üzerinde biriken köpükleri alın. (ben bu aşamada vişneleri delikli bir kepçe ile başka bir kaba aldım, şurubu biraz daha kaynattım (15-20 dakika), şurup çok az gözüktü gözüme, yarım bardak suya 3-4 yemek kaşığı daha şeker koydum ve şuruba ekledim) limon suyunu da ekleyip bir taşım kaynatın ve kıvamlı hale gelince vişneleri şuruba aktarın.  soğumasını bekleyin ve temiz kavanozlara bölüştürün. afiyet olsun.

an şu an

ne zamandır düşünüyorum, açayım bir blog, başlayayım bir yerden. eşe dosta anlatıyorum neler yazmak istediğimi, uzun uzun anlatıyorum hem de…dinlemekten bıkmadılar sağolsunlar ama anlatacağına e bi yazsana derler insana. e kolay mı başlamak isim bulmak bile günler sürdü. 

bay f. yıllardır bana  “toti, toticim, toti hanım” der dururdu da ismi tescillemek bugüne kısmetmiş. isim babası oldu böylelikle. beni yazmaya heveslendiren, teknik destek veren sevgili neo da isim kardeşim. (bi çözeyim blog dünyasını düşücem yakasından:)

bahçeler var, mutfaklar var, annemin, babaannemin tarifleri var, gezmekler var, görmekler var…var yani bişeyler, öyle umuyorum.

an şu an.

haydi bakalım toti rastgele…