kipper’a acil şifalar…

baştan söyleyeyim pek iç açıcı bir yazı değil.

kipper için 2012 pek güzel başlamadı. yaz sonundan beri farkında olduğumuz bir kisti vardı, hızla büyüdü. meme kanseri demişti veteriner ama izleyelim, yaşlı köpeklerde ilerlemesi yavaş olabilir, ameliyat etmek daha riskli olabilir de demişti. fakat bu kist denen nane çok beter bişey. büyüse ve dursa bile bir süre sonra akıntılı iltihaplı hale dönüşme ihtimali çok yüksekmiş. velhasıl kippercık ameliyat oldu; öyle bir ameliyat ki öyle böyle değil. tüm karnı dikişli. deri gerildiği için oturamıyor, yatamıyor. çok zor günler geçiriyor. ev ahalisi olarak bizler de… evi onun rahat edeceği biçimde düzenledik, hijyen en önemli konu haline geldi, çamaşır suları, sirkeli sular başköşede. ben de elimle vazelinli bi kremle geziyorum, sürekli ortalığı silmekten, ellerim denizci eline döndü.

çocukluğumdan bu yana hep köpeğimiz, kedimiz oldu. hatta evde/bahçede köpeğimiz olmadan geçirdiğimiz bir dönem yok gibi. bilmişlik etmek istemem, uzman da  değilim ama tecrübelerime sığınarak beslenmeleri ile ilgili bi iki bilgiyi buraya not düşeyim. köpeklere soğan,pırasa, domates hiç yaramaz. tuz ve şekerin zararı bilinir ama çok zararlı olduğunu eklemiş olayım. köpek-kemik ilişkisi bilinenin aksine çok da sağlıklı bi ilişki değildir. pişmiş kemik köpeklere hiç iyi gelmez, kılçıklanarak bağırsaklarında delinmelere yol açar. özellikle tavuk kemiği. illa kemik verilecekse, pişmemiş, ama buzlukta bekletilmiş kemik verilebilir.kipper’ın verilen bir pirzola kemiği yüzünden gecenin bi vakti veterine gitmişliği vardır. boğazına takılmıştı. dişetleri bi hayli kanamıştı.

bu yazının yemek tarifi köpek sahiplerinin işine yarayacak. köpeğinizi dengeli ve doğal beslemek isterseniz bu tarif kullanılabilir.

sokaktaki köpekleri düşününce bu aşağıdaki tarif/bilgi vs çok saçma gelebilir elbette. kendi vicdanım için bulduğum çözüm elimin gücümün yettiğine zarar vermeden bakabilmek . sokaktakiler için yapabildiğim, evdeki organik atıkları ayırmak ve bulabilecekleri uygun yerlere bırakmak. pişmiş kemik, soğan, domates vs gibi şeylerin zararlı olduğunu bile bile bırakıyorum maalesef.

aşağıdaki malzemeler birlikte pişirilip, köpeğin kilosuna/yaşına  göre veterinerin önerdiği miktarlarda verilebilir. birer öğünlük bölünüp buzlukta saklanabilir. takviye olarak probiyotik yoğurt ve vitamin kompleksi vermek iyi olur. yemeğine baharat, tuz vs eklemek sakıncalı.

  • 2-2,5 kilo sebze (patlıcan, domates, soğangiller, pırasa, ıspanak hariç, bunlar zararlı)
  • 1,5 kilo et (kıyma, tavuk, hindi)
  • Göz kararı pirinc, makarna veya bulgur. (yarım paket makarna ya da 1 su bardağı bulgur )

belki başka bi vakit evde köpek bakımı, tuvalet eğitimi vs konularda da yazabilirim. şimdi gideyim de kipper’a bi bakayım…

haydi güzel bir 2012 olsun…

yeniden öğrenci olunca hayat hiç kolay olmadı. diyordum ki gelsin öğrenci  indirimli filmler gitsin konserler. hiç öyle olmadı, ders çalışmaktan değil gezme tozma TV seyredemez oldum “grey’s anatomy” kaçtı gitti. home tv kanalının reytingleri de düşmüştür, en istikrarlı seyircilerini kaybettiler ne de olsa.

dersler, aile buluşmaları, yılbaşılar, işler güçler derken vakit bu vakit olmuş. aşureden bu yana elim değmedi bloga. bloga giriş şifremi unutmuşum iyi mi?

 

hal böyleyken bu yazının tarifi aşırma bir tarif olacak. “çakıldaklı çorba” hem de denenmişler kategorisinden. ailemizin en büyüğü halamız yaptı. maraş’da yapılırmış. bakliyatı bol bir çorba. semizotu veya ıspanak kökü ile pişiriliyor. biz bayıla bayıla içtik, darısı başınıza…

ÇAKILDAKLI ÇORBA

malzemeler:

  • 1 su bardağı sarı mercimek
  • 1 çay bardağı dövme buğday
  • 1 çay bardağı haşlanmış nohut
  • 2-3 diş sarımsak
  • ıspanak kökü (mesela bir bağ ıspanağın)
  • üzeri için tereyağ-nane-kırmızı pul biber

şöyle ki;

dövme buğday ve mercimeği iyice pişirin, özleşene (helmeleninceye:)) kadar. haşlanmış nohutu ve bütün sarımsakları ekleyin. en son ıspanak köklerini de ekleyin. üstüne kırmızı biber ve naneli tereyağını dökün.

afiyet olsun.

deneysele son… yaşasın aşure

denemeler her zaman başarıyla sonuçlanmıyor maalesef.  görev bilinci ile başarısızlık öykülerimi de yazmalıyım…

bi kere bu cennet hurması denen meyva hiç bir işleme tabii tutulmaya gelmiyor. bir puding denemesi sonunda evin genci D.bi kaşık tattı ve  “zaytung” http://www.zaytung.com/ “bugün ne pişirsem köşesi” açsa sen kesin başyazar olursun yorumunu yaptı. bu yorumu  yapmasında mutfak tezgahında gördüğü muşmula, kuşburnu gibi meyvaların da etkisi olabilir tabi. nihayetinde rahatlıkla söyleyebilirim ki pazar alışverişinin “sonbahar meyvaları” temalı bölümü evdekilerden hiç rağbet görmedi.

ikinci başarısız deneme elde açılmış ıspanaklı börek girişimiydi. hamurla uğraşmayı severim ama bu sefer tutmadı işte, poğaça kılıklı bi börek oldu, olmadı yani.

üçüncü deneme bence başarısızlık değil ama ev ahalisi “beyhude bi çaba” olarak nitelendirdi. balkabağı çorbası; yaptım pek de güzel içtim, ancak şekerli tadını sevmeyen sevmiyor işte.

dördüncü deneme, toti hanımın kuşburnu ile imtihanı biçiminde cereyan etti. hey allahım bu da cennet hurmasının tam tersi, öylece yenemiyor illa bi işlemlerden geçmesi gerekiyor. haşla haşla, ez ez, süz süz bi de ortaya çıkan avuçiçi kadar püremsi şeye şeker ekle. bana kalırsa bi şeye benzemedi. kuşburnu marmelatı hevesim de kursağımda kaldı. hafif ekşi marmelatları severim, ne kadar da ümitliydim kuşburnundan. en iyisi bi çizik atıp haşlayıp  çay gibi içmek.

biraz daha başarısızlık hikayesi yazarsam şu blogu kapatıp gitmeli demeden kapatıyorum konuyu. ama bir kere daha değinmeden geçemeyeceğim, şu cennet hurmasını meyva olarak tüketelim, deneysel olma hevesleri ile saçmalamayalım derim ben.

çoluğun çocuğun diline düştüm, “daha da girmem mutfağa” demiyorum ama bi süre deneyselden vazgeçiyorum. babaannemin tarifleri ile devam etmek niyetindeyim. hazır aşure mevsimi açıldı,  buyurunuz aşureye.

malzemeler

  • 2,5 su bardağı buğday
  • 1 su bardağı fasulye
  • 1 su bardağı nohut
  • ½ bardağı esmer pirinç
  • 3 su bardağı şeker
  • kayısı, kuru üzüm, kuş üzümü
  • portakal kabuğu rendesi, tarçın
  • fındık, fıstık, ceviz, nar

tarif:

bir gece önceden tüm bakliyat ayrı kaplarda ıslatılır, ilk su dökülür, yeni su ekleyip (üstlerini 3-4 parmak aşacak kadar) ayrı kaplarda haşlanır, bu sefer suları dökülmeden birbirine karıştırılır, kuru meyveler ve şeker eklenip haşlamaya devam edilir. kaplara konur, süslenir, eşe dosta dağıtılır.

afiyet olsun.

toti:the talebe

ah ne işler açtım başıma…açtığım yetmedi bir de yedi düvele duyurdum. anadolu üniversitesinin uzaktan eğitim programı felsefe lisans programına kayıt oldum. öğrenci kimliğim, kitaplarım, kalem kutum her şeyim tamam. hiç bir işi sessiz sedasız yapamam ya, işte bu konuyu buradan da duyurarak “ya çuvallarsam” dertlerine gark ettim bile kendimi. gerçi kendime haksızlık etmeyeyim bi heves ders çalışıyorum, üstelik neo hanımın hediye ettiği bir totemim bile var. felsefenin sembolu minik baykuşum ders çalışırken başucumda.

Erbil seyahat yazısı badem oldu-en kısa sürede ekleme niyetindeyim gerçi-bayramlar, seyranlar geçti, sevinçlerden çok üzüntüler oldu, kitaplar okundu da yazmaya pek hevesim yoktu.

sapancalara gidildi gelindi. bi iki fotoğrafla durumu anlatayım. yaz sonu sonbahar başı bahçe mamulleri;

bu sene ceviz az oldu. mısırlar şahaneydi.

bayram tatili sonrası “sapanca kız günleri” yaşandı. hızlı gündemli dış dünyayı bi odanın/verandanın içinde, kuzinenin karşısında takip etmek, laflı, sözlü sakin bi kaç gün geçirmek çok iyi geldi. evde misafir olması kipper’a da iyi geldi tabii, her dakika yiyecek bişeyler bulma umuduyla hayata bakan bi kipper’ımız var ne de olsa…üstelik neo’nun da yılmaz takipçisi… foto neo’dan…

bu yazının tarifi “rokforlu spagetti”

tariflik bi durum yok aslında, kepekli makarna az haşlanır, biraz zeytinyağ eklenir. üstüne rokfor ve ceviz konur, afiyetle yenir. bu rokfor meselesi çok asortik durdu makarnanın üstünde. sanki italya’nın biryerlerinde yaşıyormuşum da  su katılmamış bir italyanmışım izlenimi vermek istemem; bizim kadıköy çarşısında da şahane yerli küflü peynirler satılıyor.

şimdi gideyim de biraz ders çalışayım.

toti the öğrenci

van, yalnız değilsin…

çok zor günler…yapılabilecek birşeyler olmalı…

http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com/

bu depremde kimileri canlarını kimileri vicdanlarını kaybetti. çok yazık.

oy montenegro

ne uzun ara verdim. çok gezdim bu aralar, sıcağı sıcağına yazayım istiyordum. olmadı.

sıkıştırılmış program en iyisi. montenegrodaydım. bildiğiniz karadağ. istanbuldan direkt uçuş olmasına rağmen belgrad üzerinden podgorica’ya uçmak zorunda kaldık. bilet fiyatı daha manalı, bizi davet eden gruba yük olmasın diye böyle bir yolu seçtik. iyi mi ettik kötü mü emin değilim. küçücük belgrad havaalanı bunalttı ki bunalttı.

montenegro bir acayip ülke, milletin kaçmaya çalıştığı euro’ya gönüllü geçmişler. herbişeyler ucuz. su, sigara, yemek, şehiriçi ulaşım.  AB’ye girmeye yeminliler, hazırlar mı emin değilim. ne AB’ymiş bir giren bi girmeyen pişman…

başkent podgorica’da kaldık ama deniz kıyısındaki kotor’da bir öğleden sonra geçirdik ve adriyatikte denize girdik. türkbükü yazımda erken konuşmuşum deniz mevsimi kapandı diye, adriyatikte yüzerek kapatmak varmış sezonu. bu da oldu. kotor’da şimdiye gördüğüm en büyük kale var, daha büyükleri de vardır eminim ama bu çok acayipti, bir koca dağın üstünde, bir koca kale. insanlar insanlardan korunmak için ne acayip yapılar inşa etmişler.

cetinje aslında 100 yıldır başkent olan küçük bir şehirmiş, görevi podgorica’ya devretmiş. bir büyük manastır var. heybetli bir manastır. bir de eski elçilik binaları var. bizimki drama okulu olmuş iyi mi?

bu şehirler arasında çalışan otobüsler de görmeye değer, zamanda yolculuk için birebir. tee gittim çocukluğuma.

tarih ve doğasına ilişkin anlatacak ne çok şey kurmuştum kafamda. ama yazasım yok. belki başka yazılarda tekrar dönerim buralara…ama şunu diyeyim, nefis dağlar, bağlar ve deniz kıyıları var…

yeme-içme konusunda da bişeyler söyleyip kapatayım mevzuuyu, çok özel bir yemek durumu yok montenegronun, biraz italyan mutfağı gibi ama tam da değil. yağlı ve karbonhidratlı besleniyorlar. kızların bel bölgesindeki yağlanmadan muzdarip olup olmadıklarını ise bilemiyorum. ama o efsanevi “ahh karadağlı kızlar” durumuna şahit olamadım. erkekler yakışıklı aslında ama o ne rüküşlüktür allahım. işte bu konuda da zaman tüneli devreye giriyor. ben diyeyim 80’ler siz deyin 90’lar. bir acayip giyinmeler kuşanmalar. daracık şortlar, v yaka tişortlar, boyunlarda kolyeler, ayakta plastik tek kalın bantlı terlikler. hiç olmuyor hiçç.

biraları güzel şarapları daha güzel. baconları da gayet güzel. budur montenegro seferi izlenimlerim.

konuyla alakasız bir tarif geliyor bugün.

humus

  • 4 su bardağı haşlanmış nohut
  • 6yemek kaşığı zeytinyağı
  • 1 yemek kaşığı tahin
  • 3 diş sarımsak
  • limon
  • 1 tatlı kaşığı kimyon
  • 1 tatlı kaşığı kişniş
  • tuz, az karabiber
  • gerekirse az su
tarif:
bir gece önceden ıslatılan nohutlar haşlanır. blender’a nohutlar, ezilmiş sarımsak, yağ, limon ve tahin konur, nohutlar pürüzsüz olana dek karıştırılır. kıvamı çok koyu olursa az su eklenebilir. tüm baharatlar eklenir ve bir kere daha karıştırılır. üzerine pastırma, kavrulmuş dolmalık fıstık filan da konabilir. mısır cipsiyle de iyi gidiyor…
afiyet olsun.

sizin türkbükü’nüz hangisi?

4 günlüğüne bodrum-türkbükündeydim. arkadaşım Y. bugünlerde oralarda. hem onu özledim, hem de son deniz banyomu yapayım istedim.  Türkbükü eylül ayında şahane.  sakin ve az gürültülü. temmuz ve ağustos ayında işler çığrından çıkıyor bence. balkonda otururken sahildeki -gündüz iskele gece bar olan- mekanlardan gelen müzik diyemeyeceğim “gürültü” bardakları rezonansa getiriyormuş iyi mi? yok bence en güzeli eylül.

esnaf temmuz ağustos ayına bayılıyor tabii. bi şişe su 6 lira olursa, bi lahmacun 30 liraya satılırsa ben de esnaf olsam hep temmuz hep ağustos olsun isterim. var yani o paraları verenler. tuhaf.

bodrumun eskisi olsam, muhtemelen içim cız edecekti türkbükünün haline ama turist olunca insan daha az vahlanıyor. evin içinde patlayan saçma müzik, eğlence hayatı diye “kelebek”de, “magazin her daimler”de pompalanan tuhaf arbade, eylül ayında yerini sakinliğe bırakmış. bu hali iyi.

sabahları erkenden denize girince, bi ton deniz yıldızı görülebiliyor. kışın denizi özledikçe hatırlamak için yüzdüm, yüzdüm. ama denizde dikkat edilmesi gereken dubalar var. tekneler vs. girmesin diye genişce bir alan iplerle birbirine bağlı dubalarla çevrilmiş. yüzdüm ve sol kolumla dubaya sarılıp soluklanayım dedim. dönüşte göğsümde ve kolaltımda tuhaf bir acı ve yanma hissettim. allah dedim denizanası. acı aynı acı. ama hiç denizanası yok denizde. meğer bu dubalara yapışan ve orada büyüyen acayip bir yosun varmış ve de zehirliymiş. nasıl süslü, uzun dalları, dalların ucunda da kırmızı saçakları var. doğada kırmızı görünce kaç derler ya, ıslah edilmemiş, evcilleştirilmemiş kırmızılardan uzak durmak lazım herhal. bütün gün ve gece yosunun değdiği yerler 40º derece civarında yanıpduru, yanıpduru…o derece…

öğleden sonra dükkanı açan dondurmacının incirli, şeftalili, yabanmersinli, bodrum satsumalı dondurmaları nefis.

bu kaçamak elimdeki kitaba yaradı.  sezgin kaymaz’ın iletişim yayınlarından çıkan romanı “lucky”i  bitirdim.  ah lucky ahhh.  sesli sesli güldüm, gözlerim dolu dolu okudum. güzel roman.

yaz tamamdır benim için, denizle vedalaştım, hazırım sonbahara. az depresyonlu bir güz olmasını diler gözlerinizden öperim.

totihanım.

tarifsiz kalmasın yazı. son bamyaları yedik yedik, yoksa seneye kadar bekleyeceğiz. fotoğraftaki bamyayı ben yapmadım. yapacak olsam bol soğan, bol domates, biraz limon, biraz haşlanmış nohutla hiç su koymadan kısık ateşte pişirirdim. en sevdiğim sebzelerdendir kendisi.